TELEFON…

İlkokul yıllarımda kulakları çınlasın Fahri Maraş öğretmenim haberleşme tekniklerini anlatırken hatırladığım kadarıyla eskiden büyük ateşler yakılarak dumanla, ses işaretlerinden davul, boru, düdük gibi bütün imkânlardan faydalanılarak haberleşirlermiş…

Bunun yanı sıra hayvanlar ve özellikle de güvercinler kullanılmıştır. Kuşların ayaklarına iliştirdikleri kâğıtlarla birbirlerine mesaj gönderirmiş insanlar. Bunlar için kararlaştırılmış şekiller uygulana gelmiş ve iletişim sağlanmıştır.

İletişim 1840’larda telgraf ile başladı. Daha sonra telefonla ve bu yüzyılın başında da radyo ile gelişti. Elektronik tribün bulunuşu ile doğan radyo iletişimi, büyük ölçüde İkinci Dünya Savaşı sırasındaki çalışmalardan kaynaklandı. Transistor, entegre devre ve diğer yarı iletken araçların bulunup, kullanılmasıyla radyo ve TV geliştirildi. Yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı.

Son zamanlarda uydular ve fiber optik, bilgisayarlara ve diğer veri iletişimlerine artan bir önem yükledi ve iletişim daha yaygın bir duruma geldi. Mektupla gelişen teknolojik çalışmalar sonucunda telgraf, telsiz, manyetolu telefonlarla, şimdi de cep telefonları iş yerimize, evlerimize, ceplerimize, çantalarımıza kadar girdi. Hayatımızın vazgeçilmez unsurlarımızdan birisi oldu. Şimdi bilhassa gençlerimiz, 18 yaş altında ki gençlerimizi kastediyorum, sabah, öğlen, akşam, ellerinden düşmüyor telefonları…

Bununla da yetinmeyip gece yattığı odanın ta başucuna, yastığına kadar getirerek gece uykusunu telefon konuşması uğruna feda edebiliyorlar maalesef. Genellikle işyerime yürüyerek gelir, giderim… Gelirken ve giderken gördüklerimi akşam olunca tefekküre dalar bir bir değerlendiririm.

Örneğin dün sabah işyerime gelirken tam taş bina lisemizin önünde yaşı 40’ların üzerinde bir vatandaşımız, ne ağladığını ne de güldüğünü biliyordu. Yüksek sesle telefonla konuşuyordu. İstemeyerek kulak misafiri oldum vatandaşımıza. Belli ki dert yüklü, sıkıntısı vardı. Bir eli cebinde, diğer eli telefonla kulağında, avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

Bu vatandaşımızın derdi olabilir ama neticede çevresini rahatsız ediyor. Yüklediği müzik eşliğinde kuş sesi, kadın sesi, hayvan sesi, yatarken otururken aniden çalıveriyor telefonlar. Tek, çift…

Yanınızdaki insanın rahatsız olmaması mümkün mü? Hele camide iseniz… 4 rekâtlı bir farz namazı kılarken, safın bir ucunda alabildiğine nameli telefon çalarken, diğer safın ortasın da birden oyun havası yüklenmiş telefon çalıveriyor. Ne okuduğunuzun, ne yaptığınız ibadetin hazzını alabiliyorsunuz bu durum karşında… Hele birde Cuma saatinde, vaaz dinlenirken, hutbe okunurken, namaz kılarken çalan bir telefon, huşu içinde ibadet edecekken, içinden nefret tohumları saçılıyor, hatta sabırsız olanların günaha bile yettiği oluyor.

Gelin, birbirimize yargılayalım. Kendimizi sorguya çekelim. Bu tür yerlerde, bu yapılanlar, doğru mudur Allah aşkına! Biz bu kafa yapısıyla anlaşılan, bu tür mekânlarda, telefonlarımızı kapatamıyoruz. Bunu prensip haline bütün söylemlere rağmen bir türlü getiremedik. Bari yetkililer; bunun önlemini alsalar. Bilhassa camilerimizde telefonlarımızı çalışmayacak konuma getiren, varsa bir aygıt hayata geçirip insanları günaha sokmasınlar diyorum vesselam… 11 ŞUBAT 2010 PERŞEMBE

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ahmet Büyüksoy - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Merhaba Yozgat Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Merhaba Yozgat Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Merhaba Yozgat Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Merhaba Yozgat Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.