GÖNLÜMÜN ENGELSİZ ÖMER’İ

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Engelliler haftası münasebetiyle bugün, Dereli’nin İhsan’ın Ömer’i anlatacağım.  Topçu Köyümüzde doğup büyümüş, yıllar öncesinden tanıdığım, sonradan da ailesiyle akraba olduğumuz Ömer Varol 7 çocuklu bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya gelir. Sevimli, sempatik, dünya tatlısı bir çocuktu. Gelişip büyümesine rağmen henüz konuşamayışı zaman içinde ailenin dikkatini çeker. Yaklaşık 2 yaşına geldiğinde de Down Sendromlu olduğu öğrenilir. Tabi o günlerde bu hastalığın adını kimse bilmez. Onu herkes “Dereli’nin oğlu Deli Ömer” olarak niteler.

Beş altı yaşlarına geldiğinde artık sokaklarda oynamaya başlar. Düğünlerde davul, zurna, saz çalanlardan, radyodan daha sonra televizyondan gördüğü, duyduğu her şeyi taklit ederek öğrenmeye çalışır. Müzik duyduğu her yerde oynar, halay çeker ve herkesi oyununa hayran bırakır.

Aynı zamanda camiye giderek din görevlilerinden kulaktan duyma surelerin bir kısmını ezberler. Yüksek sesle okur, başına takkesini giyer namazını da kılar.

Ailesi sağlık durumu nedeniyle onu okula göndermez. Dolayısıyla okuma yazma bilmez.

Ömer’in babası rahmetli İhsan amca bir gün Ömer hakkında görüşmek üzere bana geldi. Kaygılı bir şekilde “Bu çocuğu okutamadık. Ben seksen yaşına geldim. Oğlumun sonu ne olacak diye düşünüyorum. Bana bir yardımcı olsan da bu çocuğu devletin yurduna yuvasına versek.” dedi.  Bende o günlerde Sağlık Bakanı olan Mete Tan’a, Ömer’in durumunu bir mektup vasıtasıyla ilettim.

Bir hafta bile geçmeden Ömer’i bakanlıktan herhangi bir rehabilitasyon merkezine yerleştirmek için istediler. Anne yüreği dayanamadı. “Ben altı çocuğumu nasıl büyüttüysem yedincisini de öyle büyütürüm. Ölürüm de Ömer’imi göndermem” diyerek buna müsaade etmedi.

Meğer Ömer’in Annesi Esma Hanım’ın komşuları “Bu çocuğu devletin yurduna verirsen onu keserler, asarlar, organlarını satarlar, üzerinde deney yaparlar kim bilir başına neler getirirler” diyerek korkutmuşlar.

Bir süre sonra babası, çok geçmeden de annesi vefat eder ve Ömer yalnız kalır. Abisi Zekeriya ve kız kardeşim olan hanımı Sare, Ömer’in bakımını üstlenirler. Ömer, bundan sonraki yaşamına Yozgat merkezde devam eder. Sevimli ve sempatik tavırlarıyla kısa sürede tanınır ve kendini herkese sevdirir. Başını okşamayan kimse kalmaz.

Ofisimize sabah gelir akşama kadar oturur, bacak bacak üstüne atar, bizimle beraber yemeğini yer, çayını içer. Canı isteyince komşuları da ziyaret ettiği olurdu.

Ömer’i tanıyan herkes ona ikramda kusur etmezler,  elinden tutar karnını doyururlar. Kola sevdiğini bilenler kolasını alır ve gönlünü hoş etmekten mutluluk duyarlardı.

Ömer, protokol adamı gibi her gün berberine gider, sinekkaydı tıraşını olur, tertemiz giyinirdi.

Tıpkı kuşların sabah erkenden kursakları boş olarak tüneğinden çıkıp, akşam kursakları dolu olarak yuvalarına döndükleri gibi Ömer de hiç aç, açık kalmadı. Bir şekilde doyuruldu.

Ömer’le ilgili eski iş yeri sahibimiz Kemal Akbay abiden duyduğum bir anımı paylaşmak isterim: “Kemal abinin kardeşi Fevzi Akbay’ın hanımı vefat eder. Aradan bir süre geçince Fevzi abiyi yeniden evlendirmek için arayışa koyulurlar.  Münasip bir bayan bulup talip olurlar. Onlarda düşünmek için biraz vakit isterler. Bir müddet sonra aile kendi ofislerinde otururlarken Ömer’de oraya gelir. Biraz sonra telefon çalar. Beklenen cevap gelmiştir. Karşı taraf bu izdivaç hakkında olumlu cevaplarını iletirler. Aile ayağa kalkarak sevinip birbirlerine sarılırlar.

Duruma tanık olan Ömer hiç istifini bozmaz.  Her zamanki gibi bacak bacak üstüne atmış bir vaziyette oturmaktadır. Bir müddet durduktan sonra kalkar. Fevzi’nin başına dikilir ve elini onun başına koyarak “Şimdi b.ku yedin” der.

Aile duydukları bu söz karşısında şaşkınlığa uğrar. Morali bozulan ailenin gençleri “Nereden geldin deli soyka” diyerek Ömer’i dışarı atarlar.

Kısa sürede izdivaç gerçekleşir. Aradan ay geçmez ki Fevzi hastalanır. Doktor doktor gezer. Kafası titremeye başlar. Daha sonra yatağa düşer, üç ay içerisinde de vefat eder.

Ömer bir gün yine oraya varır. Abisini kaybeden Kemal, Ömer’in söylediği sözden sonra kardeşinin başına gelenleri hatırlar. Bunun etkisinde kalır. Önce Ömer’i sever sonra önüne diz çökerek “Ömer söyle bakayım bana ben b.ku ne zaman yiyeceğim” der.

 O günden sonra Ömer ailenin gözünde bir başka Ömer olur.

Ömer bugünlerde 55 yaşları civarında, eve mahkûm dışarı çıkmayan ne verirlerse yiyen, ne alırlarsa giyen, kimseyle konuşmayan, kendi kabuğuna çekilmiş bir yaşam sürdürmektedir. Bende kendisine Allahtan sağlıklı uzun ömürler diliyorum,

Ömer gibi nice engelli vatandaşımızı sadece engelliler haftasında değil, bir ömür boyu hatırlayalım. Onlar toplumumuzun en saf, en temiz, en masum değerleridir. Onları her daim sevip, sayıp bağrımıza basalım. Gönüllerini hoş etmenin bahtiyarlığını yaşayalım istiyorum.  Vesselam.

GÖNLÜMÜN ENGELSİZ ÖMER’İ
Giriş Yap

Merhaba Yozgat Gazetesi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!